Epikuros: Fizik, Kanonik, Etik
Derleyen: Olcay YILMAZ
Düşünüyor muyuz ?!...
Tan Doğan
Demos-Kratos
Nurettin Yıldırım
Düşüncenin Temel Taşları
Olcay Yılmaz
Küreselleşme Ve Ekolojik Kriz
Neslihan ÇALIŞ
Hacer Kimdir? (2. Bölüm)
Merve Aybastı
Biri Yok
Aynur Dursun
Geliyorum
Bülent Taş
Düşünbil
K. Kurtuluş İzbek
Hoyrat Bir Gecenin Hüzünlü Yalnızı
Şemsettin Kaya
Karikatürleriniz
Bilim Dünyası
Kitap Dünyası
Epikuros: Fizik, Kanonik, Etik
Epikuros (M.Ö. 341 - M.Ö. 270) Samos’ta (Sisam adası) doğmuştur. Babası Atinalı bir öğretmendir. Dar koşullar içinde yetişmiş, çağının başlıca felsefe çığırlarıyla yakından tanışmıştır: Sisam ve Atina’da Platoncu filozoflardan ders görmüş, ailesi Sisam’san sürülüp Kolophon’a yerleşince Teos’ta o zamanlar ünlü bir okulu olan Demokritosçu Nausiphanes’in öğrencisi olmuştur. Bu hocasından yalnız atom öğretiyi değil, sonra felsefesi üzerinde kesin etkisi olacak Pyrrhon’un şüpheciliğini de öğrenmiştir. Epikuros pek çok yazmış, 300’den çok yapıtı varmış, ama bunlardan pek azı – ahlakla ilgili ana düşüncelerini öğrendiğimiz birkaç parça ile felsefesi bakımından önem taşıyan birkaç mektubu – kalmıştır.
Macit Gökberk “Felsefe Tarihi” adlı yapıtında Epikuros’un yaşamını bize böyle aktarmaktadır.
Epikuros, kendi anlatımına göre felsefe eğitimine 14 yaşında başladı. Öğretmeni olan Hesiodos “kaos” kavramını açıklayamayınca kendini felsefeye yönlendirdi. 18 yaşında Atina yurttaşlığı için gerekli olan iki yıllık askerlik eğitimini tamamlamak üzere Atina’ya gitti. O dönemde Atina’da bulunan Aristo’nun derslerini de izlemiş olabilir.
Epikuros Midilli (M.Ö. 306-30) ve Lampsakos'da (Lapseki) ders verdikten sonra Atina'ya yerleşti ve satın aldığı bahçede öğrencileriyle birlikte yaşadı. Epikurosçuların bu bahçede bir araya geldiği söylenir. Bu yüzden bunlara "bahçe filozofları" da denir. Epikuros, bahçesinde –ki bu yüzden okuluna Yunanca bahçe anlamına gelen Kepos da denir- insanlara gerekli olan tek bilimin mutlu yaşama bilimi olduğunu öğretmiştir. Şöyle der: “Aç kalmamak, üşümemek, susamamak: İşte Zeus’u bile kıskandıracak mutluluk”.
Bahçenin girişinde şu sözlerin yazılı olduğu bir tabela olduğu da söylenir; "Ey yabancı! Burada mutlu olacaksın. Burada haz en üstün iyiliktir." Bu savını yanlış yorumlayarak kendisini zevk düşkünlüğü ile suçlayanlara karşı, Menoikeos’a yazdığı mektubunda şöyle der: “Bizi anlamayan bilgisizlerin suçlamalarına kulak asma Menoikeos. “Haz en üstün iyidir” dediğimiz zaman ne sefihlerin duydukları hazzı, ne de hayvanca hazları ileri sürdük. Bizim sözünü ettiğimiz haz, sadece ruh rahatsızlığıyla beden acısının yokluğundaki hazdır. Bedenimiz acısız ve ruhumuz rahatsa mutluyuz. İnsanı mutlu kılan ne tıka basa yeme, ne çatlayasıya içme, ne de cinsel sapıklıklardır. İnsanı mutlu kılan; usa uygun ve sade alışkanlıklar, arayacağımız ve sakınacağımız şeyleri iyice ölçebilen ve ruha rahatsızlık veren yanlış ve boş inançları söküp atabilen bir ustur. O halde bütün bu söylediklerimizin ilkesi, iyiliklerin en üstünü olan bilgelik’tir.
Epikuros bir başka mektubunda Menoikeos`a şu satırları yazıyor.
Epikuros, Sevgili Menoikeos`a Sevinç Diliyor;
“Felsefe yapmaya hiç korkmadan genç yasta başlanmalıdır, ama yaşlanınca yorgunluk nedeniyle de ondan vazgeçilmemelidir. Çünkü ruh kendi ruh sağlığı adına bir şeyler yapmak için hiç kimse ne çok gençtir ne de çok yaşlı. Her kim ki felsefe yapmak için çok erken ya da çok geç olduğunu düşünüyorsa, tıpkı bunun gibi sonsuz gönenç için doğru zamanın henüz gelmediğini ya da çoktan geçip gittiğini savunabilir. Öyleyse gençler tıpkı yaslı insanlar gibi felsefe yapmalıdır; bununla yaşlılar geçmişin onlara sunduğu iyiliklerin şükran duydukları hazzına vararak genç kalırlar, gençler ise geleceğe korkusuzca bakabilirler ve bundan dolayı genç ve yaşlılar özdeştir. Doğal ki saadetin sunduğu şeyler erken denenmelidir, çünkü biz gönençte her şeye sahibiz ve gönençten yoksun kalan kimse, onu tekrar ele geçirmek için büyük çaba harcıyor.”
Epikuros’a göre evren atomlardan oluşmuştur. Bu atomlar boşlukta bulunur. Evren boşluk ve atomlardan oluşmuştur. Atomlar ne yaratılmıştır ne de yok olacaktır. Bununla birlikte, Epikuros’a göre, atomlar birbirlerinden ağırlık bakımından farklılaşırlar. O, atomların boşlukta aşağıya doğru düşmeleri ve yukarıya doğru yükselmeye direnç göstermelerinin, ancak ağırlık özelliğiyle açıklanabileceğini savunmuştur.
İnsan bedeni de bu atomların birleşiminden ibarettir. Beden öldüğü zaman atomlar da birbirinden ayrılır ve yaşam son bulur.
Epikuros’a göre; iki büyük korku, Tanrı’yla ölüm, insanları mutsuz kılmaktadır. Bu iki büyük korkuyla savaşılması gerektiğini söylemiştir. Ona göre mutluluk acının yokluğudur, buysa salt sükûn (Ataraxia) halidir. Bu duruma ancak bilgelikle erişilebilir.
Epikuros felsefeyi üçe ayırır: fizik, kanonik, etik.
Epikuros’un fizik öğretisinde, Tanrıların dünya üzerinde hiçbir etkileri yoktur. Tanrılar dünyaya karışmaz ve dünyalar arası boşlukta yaşarlar.
Tanrılar eksiksiz bir mutluluk içinde olduklarından, onların dünya ile ilgilenmeleri, böylesine bir mutlulukla bağdaşmaz.
Epikuros göre Kanonik (Kanonsal) on iki kurala dayanır. Bunlar:
1. Duyular hiçbir zaman insanı aldatmaz.
2. Yanıla sadece sanı (Doksa)lardadır.
3. Duyular onu doğrularlarsa sanı da doğrudur.
4. Duyular onu doğrulamazsa sanı yanlıştır.
5. Bütün önceleme (herhangi bir şeyi gerçekleşmeden önce tasarlama)’ler duyularla elde edilmiştir.
6. Öncelemeler, ait oldukları şeyleri tanımlarlar ve o şey hakkında doğru bilgi verirler.
7. Önceleme, her türlü usa vurmanın başlangıcı ve ilkesidir.
8. Kendiliğinden apaçık olmayan, yani o anda duyularla algılanmamış olan bir şey, önceden algılanmış olanla tanıtlanmalıdır.
9. Öyle bir hoşlanma isteyin ki, onu hiçbir acı izlemesin.
10. Hiçbir zevk doğurmayan acıdan kaçının.
11. Sizi daha büyük bir zevkten yoksun edecek zevkten de kaçının.
12. Sizi daha büyük bir acıdan kurtaracak acıyı isteyin.
Epikuros’a göre dostluk ve kardeşlik dışında her türlü ilişkilerden kaçınmalıdır. Fizik, kanonik ve etik doğru eylemin ölçülerini vererek insanı bilgeliğe ve böylelikle de mutluluğa ulaştırır. Doğru eylem, doğru bilgiyle gerçekleşir. Doğru bilgi de duyu verilerinin tekrarlanmasıyla elde edilen tasarımlardır. Mutluluk, doğal bir dünya görüşüyle mümkündür. İnsanı boş yere mutsuz kılan bu düşçülüklerden kaçınmalı ve her şeyin doğal nedenleri olduğu bilinmelidir.
Ölüm konusunda bir anlamda Epikurosculuğun ünlenmesinde etki etmiş olan yaklaşım, Epikuros'un bir sözüne dayanır;
"Ölümden korkmak anlamsızdır, çünkü yaşadığımız sürece ölüm yoktur, ölüm geldiğinde ise artık biz yokuz
Epikuros’a göre bilgi’nin amacı, insanı bilgisizlikten ve kör inançlardan, özellikle Tanrı ve ölüm korkusu’ndan kurtarmak olduğunu ve bu kurtuluş gerçekleşmedikçe insanların mutlu olamayacağını ileri sürüyordu.
Epikuros (Epikür) 72 yaşında prostat iltihabından öldü.
Konumuzu Epikuros’un Menoikeos`a yazdığı bir mektupla sonlandıralım.
”Öyleyse kötülerin en kötüsü olan ölüm bizim için hiçbir şeydir: Biz yaşadığımız sürece ölüm yoktur, o varsa biz artık yokuz. Dolayısıyla ölüm ne yaşayanlarla ne de ölenlerle ilgilidir, çünkü yaşayanların bulunduğu yerde ölüm yok ve ölenler de zaten var değiller.
Doğal ki; büyük yığın kötülerin en büyüğü olarak görünen ölümden çekiniyor. Öte taraftan yaşamın zorluklarından bir dinlenme diye ölümü özlüyor. Buna karşılık bilge, ne yaşamı reddediyor ne de daha fazla yaşamamaktan korkuyor, çünkü yaşam onu iğrendirmiyor ve daha fazla yaşamamayı bir fena olarak algılamıyor. Nasıl yemek yerken olabildiğince fazlasını almak isteğinde olmayıp aksine iyi hazırlanmış yemeğe değer veriyorsa, tıpkı bunu yaşarken, yaşamın uzun oluşuna önem vermiyor ama yaşamın ona verdiği ürünlerin hazzına değer veriyor.”
Kaynaklar:
Abdullah Rıza ERGÜVEN, Evren ve Yaratı, Gerçek sanat yayınları, 1990.
Macit Gökberk, Felsefe Tarihi, Remzi Kitapevi, 1980
Orhan HANÇERLİOĞLU, “Düşünce Tarihi”, Remzi Kitapevi, 1987
Ana Britannica; Epikuros
Orhan HANÇERLİOĞLU, “Felsefe Ansiklopedisi”, Remzi Kitapevi, 1985
http://tr.wikipedia.org/
DEMOS-KRATOS
Nurettin Yıldırım
Ne demektir demos-kratos?
Demos; halk demektir. Ya halk ne demektir? Düşünmesini bilen, bilinci oluşmuş, kimseye tabi olmayan (iş bölümündeki hiyerarşi bunun dışındadır) kendini bilen, toplumun diğer bireyleriyle koşut, toplumun bireyleriyle birlikte üretime katılan, en az eşitsizlik düzeyinde pay almaya çalışan, toplumun diğer bireylerinin acısıyla, kıvancıyla, gönenciyle, mutluluğuyla ortak, doğayı koruyan, ona egemen olan ve onu yıpratmayan ve bunlar gibi ortak değerlerle bilinçlenmiş kimseye denir.
Kratos nedir?
Kratos işte bu yukarıda sayılanın, toplumun diğer bireyleriyle birlikte her şeye egemen olması demektir.
Bu böylemidir? Hayır, egemen değildir.
Ya nedir?
Bireye, bireylere;
Din egemendir.
Her türlü yalan egemendir.
Her türlü çıkar egemendir.
Her türlü acı egemendir.
Her türlü zulüm egemendir.
Her türlü mülkiyet egemendir.
Her türlü kargaşalık egemendir.
Ve bunlar gibi daha niceleri bireye, bireyin bağlı olduğu topluma egemendir.
Kuzey Kore ve Küba’da eğer halk egemenliği varsa (onu da tam olarak bilmiyoruz) vardır. Aksi taktirde yer yuvarlağında hiçbir yerde demokrasi yoktur.
Sadece oy kullanarak bazılarını “bir eli yağda bir eli balda” durumuna, yönetimin tepesine oturtmaktadırlar.
Yer yuvarlağında 6,5 milyar vardır. 200’den fazla ülke söz konusu olup sözde demokrasiyle yönetilmektedirler. Bunların 6 milyar 300 milyonu kesinlikle seçilme hakkı ve durumu yoktur. Diğer 200 milyonu da herhangi bir katmandan başlamak üzere ömrü süresince seçilme hakkını taşır.
Tüm yer yuvarlağına bakıldığında seçilmişlerin kendilerinin seçilmişlikleri en az üç defadan aşağı değildir.
Bazılarının seçilmişlikleri evebeyinlerinden gelmektedir.
Kendimizi kandırmamıza gerek yok, oy vermeyi demokrasi saydığımız sürece.
DÜŞÜNÜYOR MUYUZ ?!...
tan doğan / yazar
tandogan61@mynet.com
“Filozofkadınım’a”
“ Düşünüyorum, öyleyse varım.”
(Cogito, ergo sum.)
Descartes’ı Unutma !
Yüz yılların imbiğinden süzülerek, günümüze ulaşabilme savaşımını kazanmış sözlerden biri de, düşünür René Descartes’ın (1596-1650) uslarımıza çivilemek istediği, ne var ki bunda çokca başarılı olamadığı bir sözüdür: “ Düşünüyorum, öyleyse varım. (Cogito, ergo sum.)”
17. Yüz Yıldan 21’e...
Descartes’ın 17. yüz yıldan 21. yüz yıla çığlıklanan sesine sağır kaldı insanlık. Us varlığı, bilinen en ussal yaratık olduğunu kendi kendine/türüne ezberletmeye çabalasa da, bunda pek başarılı olamadı: Doğayı değiştirmek/dönüştürmek adına bozmakla kalmayıp, insan- doğasını da bozdu. Kardeşlerini sömürdü, topraklarına yayıldı, savaştı; aç bıraktı, kıydı ve öldürdü-öldürmekte... Hem dünyayı (yeryuvarı) hem de insan-düyasını kirletti. Değerler yozlaşmasıyla ekinsel, aktörel, sanatsal, bilimsel ve düşünsel olguları aşındırdı. Özce ve ne yazık ki, en ussal yaratık olan insan, insanın kurdu oldu...
Açık-Seçik Bilgi...
Bir bilgi ya da olgu, kendini bize araçsız, doğrudan doğruya sunuyorsa, kavratıyorsa açık,
onu kuran ana-öğeler birbirine karışmamışsa, ayrıysa seçiktir Descartes’ta göre. Var olduğumuzun ayırdında olmak, bundan kuşku duymamak, düşündüğümüzün bilincinde olmak açık-seçik ortadaysa düşünüyoruz ve varız demektir. Burada üzerinde durulması gereken birinci kavram, düşünüyorum olmalı.
Düşünüyorum ya da Yokum; İşte Bütün Mesele Bu...
Düşünüyorum demek, kuşku duyuyorum, usa vuruyorum, eleştiriyorum; irdeliyorum, inceliyorum, soru soruyorum; yanıt arıyorum, betimliyorum, sorguluyorum anlamını içermektedir; yoksa, kafamı avuçlarımın içine alıp, parmaklarımı şakaklarıma dayayıp, “ne olacak bu memleketin, bu dünyanın hâli?” deyip, düşünüyormuş gibi yapmak; topu topu birkaç kitap-gazete-dergi/mecmua... okuyup, radyo-televizyon programlarının/haberlerinin, kemikleşmiş/gelenekselleşmiş inançların, öğretilerin, sözlerin... dayatmasıyla, puslu düşlere dalmak değil...
Varım demek, yeryüzüne fırlatılmışlığımdan/bırakılmışlığımdan düşünce yoluyla sıyrıldım, kendimi oluşturdum ve var olmaktan varoluşa dönüşme sürecimde kendimi bilme konumuna vardım, anlamını içermektedir; yoksa, nerde akşam-orda sabah, ye-iç-yat, bana dokunmayan yılan bin yıl yaşasın, kötülük ve pislikten bana ne, ben çıkarıma bakarım, benden sonra tufan... sözlerinin gölgesinde, yokluğa sürüklenmek değil...
Umut mu ?!...
Her işin başı eğitim demenin yetmediğini anlayan ülkeler, düşünen, sorgulayan, araştıran bir kimliği içselleştiren bireyler yetiştirmeyi (yeterli olmasa da) eğitim politikası kılmaya çabalayanlardır. Yoz, yobaz, tutucu, aşırı ulusalcı, anamalcı bir anlayışın yayıldığı ve yaşama geçtiği bir yüz yılda, bir ya da birkaç ulusun ussal siyasalar üretmeye çalışması; yarınların genç kuşağını ekin, sanat, yazın, bilim ve felsefeye dayalı bir eğitim-öğretim anlayışıyla yetiştirmeyi amaçlaması, dünyanın kurtuluşuna yetmese de, bilinçli insanlık oluşturma adına, belki bir umut olabilir...
Ezbere Yaşam.
Yoz siyasalar, yeryuvar politikalarının uzağında, sığ gelenek ve göreneklerle, ekonomik ve dinsel sömürünün dayatması altındaki halkları ezdiği (bu bağlamda, toplumlarda bilimsel ve düşünsel gelişimin söz konusu olmadığı; sözde ekmek kavgasının verilip, büyük açlığa sürüklenildiği; budunsal, yöresel, geleneksel benzeri iç-savaşların, bitimsiz bir biçimde yaşandığı...), insanlar, bilinçlenme olgusunun ötesinde, yaşar gibi yaptığı; varoluş savaşımını vermediği; dayatılanın ötesine geçme gereksinimini bile duyumsamadan, yazgıcı yaşamı benimsediği; ne-neden-nasıl-niçin-nerede-kimlerle-ne zaman?... benzeri soruları sormadığı; hem yaşamını hem de yaşamı sorgulamadığı, eşdeyişle, ezbere yaşamdan yana olduğu sürece, sürecektir sömürü.
21. Yüz Yılın Sömürü Düşüngüsü: Anamalcılık.
Gerçek sorunsal bu: İnsanlık sömürülüyor !...
Erek: Yeryuvar erkliği. Amaçlar:Yayılmacılık, sömürgecilik. Alt amaçlar: Petrol, gıda ürünleri, toprak; üretim güçleri, siyasalar ve siyasetçiler/yöneticiler.Yöntem: Ekinsel, siyasal, ekonomik bağlanım. Ara uygulama: Uyuşturucu, beden, silah ticareti. Ana uygulama: Savaş, yılgı (terör), açlık ve ölüm
Sav: Yeryuvar egemenliği için (sonsuz) süper güç olup, bu konumu sürdürmek ya da güçler birliğini oluşturup, yaratılan işçi ulusları kendine bağlamak ve güce güç katmak için toplumları karın tokluğuna çalıştırmak; kuzeyliler denen varsılları, güneyliler denen yoksullara baskın kılmak; ulus devlet anlayışının/düşüngüsünün (ideolojisinin) kökünü kazıyıp, tek kutuplu bir düşüngü olan anamalcılığı, tekelci anamalcılık bağlamında değişime uğratmak ve Yeni Yeryuvar Düzeninde insan soyunu avuçlayıp, küreselleştirmek.
Son Söz Yerine…
İnsan, yeryuvarın en ussal varlığı olduğunu dillese de, us-dışı bir yaşamda varlık sürmeye çabalıyor, türünce sömürülmeyi evetleyerek!...
Bir soru imdi: Us varlığı olarak insan, insanı sömürüyor ve açık-seçik türünü yok etmeye çabalıyorsa, düşünüyor muyuz ?!... Yoksa, yokuz da, ayırdında mı değiliz bu gerçeğin ?!...
KÜRESELLEŞME VE EKOLOJİK KRİZ
Neslihan ÇALIŞ
Küreselleşme, 1980’li yılların başı itibariyle sosyal bilimler alanında kullanılmaya başlanmış, ekonomik, kültürel, siyasal, teknolojik boyutları olan bir kavram olma özelliği gösterir. Küreselleşme bir kavram olarak hem modernist hem de postmodernist düşünürler tarafından kullanılmakla birlikte, hem dünyanın küçülmesine hem de kültürlerin homojenleşerek birbirine benzeşmesine gönderme yapar, ayrıca ekonomik anlamda da kapitalist üretim ilişkilerinin hakim olduğu bir sistemde kendisini gösterir.
Kapitalist üretim tarzının sınırsız sermaye birikimi anlayışı ve kapitalist ekonominin doğayı tahakkümü altına alıp dönüştürmesi, aynı zamanda doğayı insan eliyle tamamen sömürüye uğratması beraberinde pek çok ekolojik problemin doğmasına da neden olmuştur. Doğal dünya, teknolojinin en üst noktada kullanımı neticesinde her açıdan sömürüye maruz kalmıştır. Bu da günümüz dünyasında özellikle son yıllarda büyük ekolojik krizlerin doğmasına neden olmuştur; ormansızlaşma, küresel ısınma, seller, ozon tabakasının delinmesi, büyük çevre kirliliği vb. gibi birey ve doğa yaşamını önemli ölçüde tehdit eden problemler bunların arasından sayılabilecek olanlarından bir kaçıdır.
Küreselleşme Anthony Giddens’a göre “uzak yerleşimleri birbirlerine, yerel oluşumların millerce ötedeki olaylarla biçimlendirildiği ya da bunun tam tersinin söz konusu olduğu yollarla bağlayan dünya çapındaki toplumsal ilişkilerin yoğunlaşması olarak tanımlanabilir” (Giddens 1998:66).
Küreselleşme ekonomik, siyasal, kültürel ve hukuksal boyutları olan bir kavramdır. Ancak burada bizi daha fazla ilgilendiren boyutu daha çok ekonomik olan yönüdür. Küreselleşmenin ekonomik boyutunda anlatılmak istenen dünya ölçeğinde ulusların üretim anlamında birbirlerine bağımlılıklarında meydana gelen artıştır. Wallerstein’e göre; kapitalist dünya ekonomisi, “belli (nispeten tekelleşmiş ve bu yüzden kar getiren) üretim türlerinin bu süreç sayesinde ve suretiyle en büyük sermaye birikim mevkileri haline gelen belli sınırlı bölgelerde yoğunlaşmasına dayanan hiyerarşik bir dağılım eşitsizliğini içeren bir sistemdir” (Wallerstein 2003:34).
Günümüzde artık mevcut olan soru küresel ölçekte dünyanın geçmişle şimdiki arasındaki ekolojik dengesinde meydana gelen bozulmanın derecesidir. Önemli orandaki teknolojik gelişmeye rağmen dünyanın ekolojik dengesi maalesef ki ciddi bozulmalara maruz kalmıştır. Tabi ki ekolojik krizden bahsetmek için ilk olarak ekolojinin tanımının yapılması gerekir. “Ekoloji organizmaların fiziki ve biyolojik çevreleriyle olan güncel ilişkilerini araştıran bilimdir” (İnan 2002:68) diye tanımlanabilir. Ancak ekolojinin yukarıdaki tanımı çok önemli bir noktanın vurgulamasını göz ardı etmektedir. İnsanın çevresiyle olan ilişkileri bu tanımlamaların içinde yer almamaktadır. Son yıllarda meydana gelen ve bireyler üzerinde olumsuz etkilere sebebiyet veren ekolojik problemler ekoloji tanımının içine insanı da yerleştirmiştir.
Günümüzün en önemli ve en popüler ekolojik problemi ve onun üzerinde dönen konularından birisi küresel ısınmadır. Küresel ısınmaya neden olarak gösterilen en önemli unsurların başında sera gazlarının etkisi gelmektedir. Dünyadaki karbondioksit miktarının artışı, dünyanın yavaş yavaş ısınmasına ve küresel ısınmanın artmasına neden olur. Tabi ki karbondioksit miktarındaki artışa da neden olan birçok unsur mevcuttur, bunlardan en önemlileri; ormanların tahribatı, kömür ve doğal gaz kullanımı ve petrol kullanımındaki gözle görülür miktarlardaki artıştır. Bu maddelerin kullanımı sanayi devrimiyle birlikte en üst noktasına ulaşmıştır.
Dünyadaki ekolojik dengenin bozulması 19. ve 20. yüzyıllarda hem doğal kaynakların tüketilmesi hem de doğanın sanayi üretimi adına tahrip edilmesi sonucunda büyük oranda bozulmalara maruz bırakılmıştır. Örneğin 19. yüzyılda dünyanın sanayi üretimi yirmi, nüfusu üç kattan fazla artarken, gerek kaynak tüketimi gerekse de kirletici üretimi çok daha fazla artmıştır (Abay,Torunoğlu 2000:91).
Wallerstein’a göre günümüzde artık yüzlerce yıl öncesinin aksine, ekoloji, dünyanın her yerinde önemli bir siyasal problem olarak kendisini göstermektedir (Wallerstein, 2000:89). Dünyanın doğal dengesindeki bozulmanın asıl sorumlusu bütün düşünürler tarafından kapitalist sistemin kendisi olarak gösterilir. Yine Wallerstein’e göre, kapitalizm asıl hedefine yani sonsuz sermaye birikimine ulaşmak ve mevcut olanı yani kapital birikimini en ileri seviyeye eriştirebilmek için, hem coğrafi açıdan hem de toplam üretim açısından genişlemek zorundadır. Ancak kapitalist sistemin bir ikinci özelliği daha vardır ki ilki kadar sık tartışılmasa da onun kadar önemlidir ve Wallerstein buna kapitalizmin kirli sırrı demektedir. Buna göre, kapitalistlerin hiçbiri özellikle de büyük olanları fatura ödemezler.
Doğanın dengesindeki bozulmanın temelini insanların doğayı tahakkümleri altına almaları isteğiyle hep el ele gitmiştir. Fukuyama’ya göre; “üstün konumu insana doğaya egemen olma, ondan yararlanma ve onu kendi amaçlarına göre yönlendirme” hakkını vermiştir. Bunun gerçekleşmesine de maalesef ki bilimin kendisi yol açmıştır (Fukuyama 1999:293). Habermas (1993:36)’a göre ise “doğaya gittikçe daha etkin bir hükmetmenin yolunu açan bilimsel yöntem daha sonra doğaya hükmetme aracılığıyla insanlar üzerindeki daha etkin iktidarı için saf kavram ve aletleri de sunmuştur.”
Doğayı tahakküm altına alma isteği aslında ilk zamanlarda bireysel ihtiyaçlardan kaynaklanan bir amaca bağlı olmuştur her zaman. Köker’e göre bireysel ihtiyaçların karşılanması bir amaçsa eğer, bu amacın gerçekleştirilmesi için gerekli araçlar için rasyonel bir denge şarttır. Bu dengeyle anlatılmak istenen ise, insanların sınırsız ihtiyaçlarına karşılık kıt kaynaklara sahip olmalarının varsayılmasıdır. Yani bireyler sınırsız ihtiyaçları ile mevcut olan kıt kaynaklar arasındaki optimum dengeyi aramaktadırlar. Ancak kişilerin kendi yararlarını her zaman için maksimum düzeyde sağlama çabası araması ve bu çabanın da bireysel mülkiyet kavramı etrafında örgütleniyor olması kişi-çevre ilişkisinin temelini meydana getirmiştir (Köker 1995:41-42). Taylor’a göre “çevremizdeki varlıklar varoluş zincirindeki konumlarının getirdiği önemi kaybettiklerinde bizim tasarılarımız için hammadde ya da araç olarak görülmeye açıktırlar” (Taylor 1995:13). Bu durumda doğa, insan eliyle daha hızlı ve geri dönülmez bir biçimde tahakküm altına alınmaya başlanmıştır demektir.
Sonuç olarak şunu söyleyebiliriz ki küresel ısınma ve çevre bilinci üzerine bugün hükümetler ve bireyler düzeyinde bilinçlenme oranı gittikçe daha ileri boyutlarda artış göstermektedir. Giddens’a (1998:163) göre eğer teknolojinin belirleyiciliğindeki çevrenin daha üst boyutlardaki zararlarından kaçınmak gerekiyorsa, öncelikli olarak bilimin ve teknolojinin mantığına karşı çıkmak gerekir, tek başına onun getirdiği dış etkilere değil. İnsancıllaştırılan teknoloji ve çevre ile insan arasındaki araçsal ilişki günümüzde gittikçe daha fazla etiksel boyut içermeye başlayacaktır. Buna paralel olarak da küreselleşen ekolojik sorunların ele alınışı artık gezegensel düzeyden yoksun olarak işlemeye başlayacak gibi görünmektedir. Ancak bu yolla ekolojik dengenin korunması küresel ölçekte mevcut olabilir. Çevrenin korunması yönünde birçok yöntemin varlığından bahseden düşünürler kapitalist üretim tarzının olumsuz etkilerini, doğayı korumak ve kullanılan doğal kaynakları yeniden restore etmek için harcama yapmak gerekliliğini savunurlar. Ancak bu yolla çevre tahribatının önüne daha başarılı olarak geçileceği düşünülmektedir.
KAYNAKLAR
Abay, Tezcan ve Ethem, Torunoğlu 2000, Küresel Çevre Sorunları ve Türkiye, Küreselleşmenin Ekolojik Sonuçları, Maki Basın Yayın, Ankara.
Fukuyama, Francis 1999, Tarihin Sonu Ve Son İnsan, Çev:Zülfü Direkli, 2.Basım, Gün Yayıncılık, İstanbul.
Giddens, Anthony 1998, Modernliğin Sonuçları, Çev:Ersin Kuşdil, 2.Basım, Ayrıntı, İstanbul.
İnan, Nurdan 2001, Ekolojiden Paleoekolojiye, Bilim Ve Ütopya, Sayı:90, s:65-68.
Habermas, Jürgen 1993, İdeoloji Olarak Teknik Ve Bilim, Çev: Mustafa Tüzel, 2.Basım, Yapı Kredi Yayınları, İstanbul.
Köker, Levent 1995, Modernleşme, Kemalizm Ve Demokrasi, 3. Basım, İletişim Yayınları, İstanbul.
Taylor, Charles 1995, Modernliğin Sıkıntıları, Çev: Uğur Canbilen, Ayrıntı, İstanbul.
Wallerstein, İmmanuel 2000, Bildiğimiz Dünyanın Sonu, Çev: Tuncay Birkan, Metis Yayınları, İstanbul.
Wallerstein, İmmanuel 2003, Liberalizmden Sonra, Çev:Erol Öz, 2.Basım, Metis Yayınları, İstanbul.
Hacer Kimdir? (2. bölüm)
Merve Aybastı
Eski Ahit’in Kronikler’in ilk kitabında Hagarites / Hagarenes diye Hacer’in neslinden bahsedilir. Burada Haceriler ile Kral Saul zamanında bir savaş gerçekleştiği anlatılır. Eski Ahit’e göre bunlar Doğu Filistinli bir topluluktur ve Saul onların çadırlarını ve mallarını ele geçirmiştir. Gene Kroniklerin 28-31 bölümünde Haceriler İsarillilerin düşmanlarının müttefikleri olarak gösterilir.
Peki Eski Ahit tarihçilerine göre Hacer ve oğlu İsmail’in nesli nasıl gelişmiştir?
Kayıtlara göre, Rab İbrahim’e oğlu İsmail’in 12 oğlu olacağını ve bunlardan büyük bir ulus oluşacağını söylemiştir.(Yaratılış 12). Yaratılış 25 ve Kronikler I 1:29-33 te İsmail’in oğullarının listesini görmekteyiz.
Nabajoth,Kedar, Adbeel, Mibsam,Mishma, Dumah, Massa, Hadad, Teyma , Jetur, Naphish, Kedemah.
Nabajoth; İsmail’in en büyük ve hakkında en çok bilgiye sahip olunan oğlu. İncil'de Kedar'ın ve onun kabilesinden koyun yetiştiricileri olarak bahsedilmektedir.. İsimlerine sık sık Suriye kayıtlarında da raslanmaktadır.
Yahudi tarihçiler Nabataeans denilen devletin Nabajoth’un soyundan geldiğini belirtirler.
Güney Ürdün’ün dağlık alanlarındaki Petra şehri, daha sonra Güney Suriye’deki Bostra şehri başkentleridir. Suudi Arabistan’da ve modern Ürdün’deki bir çok şehri inşa etmiş olan, ticaret yaparak Kızıldeniz’den Fırat Nehri’ne kadar bir alanda etkin olan ve etkileyici bir medeniyet oluşturmuş bulunan Nabataeans medeniyetini ayrıntılı olarak bir sonraki yazıda inceleyeceğiz.
Kedar; oğulları Kedarites olarak bilinmektedir. İsmail’in oğullarının temel askeri güçleriydiler. Suriyeliler ile devamlı olarak çatışma halindeydiler. İncil’de kendilerinden göçebe olarak bahsedilmektedir. Bu topluluk, Suriyelilerin, Neo- Babillilerin, Perslerin, hatta Romalıların ilgisini çekmiştir.
M.Ö. 4. yüzyılın ortalarında silinmeye yüz tutmuşlar ve Nabataeans öne çıkmaya başlamıştır.
Adbeel; M.Ö. 700’lü yıllarda tarihçilerin dikkatini çekmiş Idibi’lu halkının atası olarak tarihe geçmiştir. Bazı tarihçiler, onların Sina Yarımadası’nda yaşadıklarını iddia etmiştir.
Mibsam ve Mishma; Bazı tarihçiler Jebel Misma (Kuzey Fas’ta bir burun) şehirlerinin kurucularının, Mishma’nın soyundan gelme ihtimali üzerinde dursalar da kesin bir kayıt yoktur.
Bu iki kabilenin İsrailliler içinde asimile olduğu düşünülmektedir.
Dumah; İncil’de Kenan ülkesindeki bir şehir olarak geçmektedir. (Joshua 15:52).
Dumah’ın adına da çeşitli Suriye ve Arap kayıtlarında rastlanmaktadır.
Massa; Kuzey Arabistan’daki Masanoilerle bağlantılı oldukları iddia edilmektedir.
Hadad; soyu Hint Okyanus’un kuzeybatı kıyılarında yaşamış olan Harar halkı ile ilişkilendirilmiştir.
Teyma; Kuzeydoğu Hicaz’da bulunan Tayma şehrinin kurucuları oldukları sanılmaktadır. Medine ve Dumah ile ticari ilişkiler içinde bulunmuşlardır.
Jetur , Naphish, Kedemah; Arap ve İncil kaynakları, bu üç kardeşin soyunun birleştiğini ve Orta Ürdün’e yerleştiklerini söylemektedirler.
Toparlamak gerekirse, Arapların Hacer’in soyu olarak nitelendirilen 12 kabileden oluştuğu iddiası birçok kaynak tarafından geçerli bir iddia olarak görülmüş, Haceriler; Suriyeli, Yahudi ve Romalı kaynaklarda Arap olarak tanımlanmıştır. Gözüken o ki, Hacer’in nesli Filistin’den Irak’a doğru yol almış, Suriye kayıtlarına da geçmiştir.
Ünlü Nabataeans uygarlığının Hacer’in soyu diye kastedilen uygarlık olması kuvvetle muhtemeldir.
Bir sonraki yazımda bu uygarlıkları inceleyeceğim.
Bu yazıda kullanılan kaynaklar;
http://nabataea.net/nabajoth.html
http://www.balaams-ass.com/alhaj/twelvetribesofishmael.htm#anchor52374
http://net.bible.org/dictionary.php?word=Hagarenes,%20Hagarites
http://www.jewishencyclopedia.com/view.jsp?artid=55&letter=H
http://www.mustardseed.net/html/pehagarites.html
http://www.balaams-ass.com/alhaj/page01.htm
Ahit'e göre Hacerilerle olan savaşı anlatan bir website
DÜŞÜNCENİN TEMEL TAŞLARI
Olcay YILMAZ
Yüzyıllardır düşünen insanlar hep yalnız ve acı içinde yaşamıştır. Birçoğu ya ölümle cezalandırılmış ya da suçlamalara, kovuşturmalara uğramıştır. Düşünen insanın içine düştüğü yalnızlıklar, acılar ve ölümler düşünmenin ne çetin bir iş olduğunu bize göstermektedir.
Düşünmek nedir? Her insan düşünebilir mi? Düşüncenin evrimi nasıl ve ne şekilde olmuştur? Bu soruların yanıtı verebildiğimizde düşüncenin boyutları daha bir netlik kazanacaktır.
“Düşünmek nedir” sorusuna yanıt aramak için düşüncenin özüne inmemiz gerekir. Düşüncenin özü nedir?
Düşüncenin özü “güzel” kavramında yatmaktadır.
Güzel nedir?
Güzel doğru olandır. Güzel ve doğru olan her şey sonsuzdur. Düşüncenin güzel ve doğru olması sonsuzluğun içindeki değişime bağlıdır. Düşünce tek olmakla birlikte değişim halindedir. Değişim düşüncenin kendisidir.
Örneğin bir çemberin çevresi ve çapı değişebilir ancak birbirine olan oranı değişmez. Bilindiği gibi çevrenin çapa bölümü pi sayısını verir. Pi sayısı tek ve sonsuz bir sayıdır. İnsan için önemli olan doğrunun sonsuzluğunu bilmek ve değişimi kavrayabilmektir. Güzel olan; değişimi ve sonsuzluğu içerdiği için bir düşüncedir. Sosyal hayatta örnek verirsek: eşitlik, doğru ve güzeldir; bu yüzden eşitlik bir düşüncedir; nedeni toplumsal oluşudur. Eşitsizlik ise bir düşüncesizliktir; bununla birlikte eşitsizlik bireyci ve çıkarcıdır.
Düşüncenin özü insanın özünde yatmaktadır. “Her insan düşünebilir mi” sorusuna yanıt vermek için insanın kendi özünü bilmesi gerekir. Öz nedir? Özgürlük ve öz arasındaki ilişki nasıl bir ilişkidir?
“Öz” sonsuz olan evrende insan evriminin bir süreci olarak karşımıza çıkmaktadır. İnsanın özü evrimsel sürece bağlı olarak gelişir. İnsanın doğru olması, güzelden yana olması onun özünün var olduğunun bir kanıtıdır. Özgürlük kavramı da bu öz’ün gürleşmesinden kaynaklanmaktadır. Öz, özgürlük, düşünce birbirinden ayrılmaz kavramlardır. Ancak öz’ü var olan insan düşünebilir ve düşünen insan ancak özgürleşebilir.
Her insan düşünebilir mi?
Her insan düşünebilseydi bugün dünyada ne açlık, ne savaş ne de eşitsizlik olurdu. İleriki yıllarda –milyon yıl alabilir- kuşkusuz düşünen insanların oluşturduğu toplum oluşacaktır. Düşünceden, üretimden, paylaşımdan, sevgiden yoksun olan kişilerin düşünmesi imkânsızdır. Bu bir süreçtir ve sürecin daha başında olduğunu da görmemiz gerekir.
Düşünmek üretmekle başladı. Bilinçsizlikten bilince varmanın sonucu olarak düşünce insan hayatına girdi. Ateş, tekerlek kullanıldı ve insanoğlu tarıma başladı. Toprağı sürdü, sulama kanalları açtı, evler yaptı. Hayvanları evcilleştirdi.
Yaşamak ve mutlu olmak için…
Geometriyi kavradı, sayıları çözdü, pusulayı buldu. Matbaa icat edildi ve kitaplar yazılmaya başlandı. İnsanın bedeni ayrıntılarıyla çözülürken birçok hastalığa çare bulundu. İnsanoğlu uzaya çıktı. Bütün bunlar bir düşüncenin bir ürünüydü. Bunun yanında bir toprak parçası için kanlı savaşlar yapıldı, dinler yayıldı, sömürü çoğaldı. Bunlar ise insanlığa acı ve mutsuzluk getirdi. Acı ve mutsuzluk düşüncesizliğin ürünleriydi.
Düşünmek; üretmektir, paylaşmaktır, sevmektir, eşitliktir. Düşünme bir bedenin baştanbaşa evreni sezmesidir. Bütün dünyanın acısını, kendi acısı gibi görmesidir. Düşünmek; okumaktır, merak etmektir. Düşünmek; cesaretli olmaktır.
İnsanoğlu düşüncenin neresinde durmaktadır?
İnsanoğlu düşüncenin kıyısından bile geçememiştir henüz. Düşüncenin ana unsurları olan üretim, paylaşım ve eşitlik ilkelerine insanoğlu henüz yabancı ve bu ilkelere düşmandır. Düşünce insanoğluna mutluluk getirdiği halde neden insanoğlu düşünceyi dışlamak istemiştir?
İnsanoğlu henüz birbiriyle savaşım halindedir. Bir üstünlük, bir yarış içerisindedir. İnsanoğlu henüz kendiyle yarışacak düzeyde değildir. Kendiyle yarışamayan insanoğlu birbiriyle yarışarak yaşamını sürdürmektedir. Birbirlerine karşı olan üretimsizliği, paylaşımsızlığı, sevgisizliği insanoğluna hoşnutluk vermektedir. Birinin açlığı tok olanın hoşuna gitmektedir. Aç olan da açlığıyla hoşnut olmaktadır.
İnsanoğlu yüz yıl yaşayacak olan evrimin henüz birinci yaşındadır. İnsan bir yaşında iken kendi bilincine varamaz; kendini ve evreni kavrayamaz. Bu süreç sancılı bir süreçtir ve atlatılacaktır.
Evrenin sonsuzluğunda insan düşen görev, yine insan olmasında yatmaktır.
----------------------------------------------------------------------------------------
Şiirler
Biri yok
Aynur Dursun
biri yok kapkara gözleriyle
yelkenlileri toplayan çocuk
su bakışlı yarısı yitik çınarın gövdesi
ateşten sıyrılınca kar notasında ezgi hangimiz
biri yok geçtik ıtırlı uykulardan
ay kale şehir düşmandı bize
göl zamanı aşk maviyi koruyan beyazdı
ellerim haziran altında
zakkum pembesi içen anka kuşu şimdi
külünü şiirle pay ediyor
söyleme bir şey
susar /renklerim
gidişine azdı karanlık
yağmuruna düşmüş özgürlüğümün sorgucu
içime yığıldı yokluğun
öpme/dudaklarım kan gülü
solar şarkılarım
kim kiraz dallarina tutunup
/sürgün verecek güz balkonlarında
biri yok gelmedi
gelinliğimle yürüyorum
sesinin içlerinde
DÜŞÜNBİL
K. Kurtuluş İZBEK 31.05.2007-İZMİR
Düşün
Düşünmeye başladığın anda
Salınıyor sınırlar
Sor
Sor artık şu sınırı yok edecek soruyu
Merakla düşersen peşine
Topu topu iki laboratuar deneylik işi var
Hangi sınır
Hangi sınır dayanabilir senin beynine
Yeterki önce onu sına
Kendinden şüphe ile
Kıyısı ötesidir şüphenin
Bildüşün bak neler yapabilirsin
Düşünbil
Ver çocuklara oynasınlar güneşi
…………..
Hoyrat Bir Gecenin Hüzünlü Yalnızı
Şemsettin Kaya
Geceye hüznü düştü yağmurların
Perdelerde bir şeytan oyunu başlamış
Lambanın ışığı titrek, umut vermiyor
Karanlık üstüme geliyor duvarlardan
Bütün kuşanmışlığıyla gece kapıya dayanmış
Lambada alev titrek, korkak, yenilgiye baştan teslim
Dışarıda merhametsiz bir yağmur
Benimse direnişim, onuruma sadakatim…
Aklıma düşüyor tarih ve kavgalar
Zamanda kaybolmuş yüzler, renkler karanlık
Ortaya çıkmış bütün kaybolmuşluklar
Şimdi seyirlik bir drama teslim gözlerim
Yağmur yağıyor dışarıda
Körkütük sarhoşlar yollarda sanki
Teneke sesleri, çarpışan ağaç dalları
Ve ruhunu yıkayan şeytanlar…
Bütün ordularıyla bir işgal başlatmış bulutlar
İşbirlikçi bir karanlık ve çığlıklarıyla damlalar
Kurşun çakıyorlar pencereme, şimşekler tehditkar
Bir yerlerde toplar patlıyor, ve baykuş çığlıkları…
Yağmur yağıyor dışarıda
Oysa yağmurda yüreğim ayine dururdu büsbütün
Su olurdum yollarda, delicesine akan
Sesine geçerdim şırıltılarıyla saçakların
Varlığımı sürüklerdim hoyratça sokaklarda
Yerlerde akan kan ve çamur kadar…
Çıplak ruhuma yağardı yağmurlar
Kederlerimi sele verirdim emanet
Eskiler bitmez derdi ya yıllarca hüzünler
Artık hüzünlü yalnızıyım gecenin
Karanlığımdan korkuyorum…
03.05.2005
Ankara
GELİYORUM
Bülent Taş
Makinalaşma devri
tabutlar
tapınaklar
sessizlikler
karanlıklar
sevgilimin kordelasini unutmuşken
son öldüğüm şehirde
bir ses düşüyor
“bir gece vakti aşk alıp başını gitmişse,
sessizliğin mezarlığında tomurcuğa durmalı hüznün” .
ölümleri erken, doğumları geç diyarından,
önce baba, sonra çocuk olanların diyarından geliyorum.
Hüznün med-cezirli bir kesitinde
bedenim yol oluyor asi çocuklara
buz çağında ateşin rengine soyunmuş
bir köz oluyorum…
çığlıklar yüklüyorum omzuma
direktiflere tekme atıyorum
geçit törenleri de neyin nesi
şimdi isyan saatidir
sular kabaracak
mevsimler yeşerecek
aşklar pusudan kurtulacak; Geliyorum
köşe başlarında ihanet
köşe başlarında despotlar
köşe başlarında insana katil insan
not defterimde bir avuç tuz
“Sevdanın ne zaman
kanayacağı belli olmaz”
birinin memesinde sevmediği adamın uykusuzluğu
birinin gözlerinde sevdiği adamın ihaneti
anahtar deliğinden sızdığı bir anda
göz gez arpacık hazırlanmış
ardısıra inkarcı rüzgarlar
ardısıra kedi fare kaçışları
ardısıra zehir sözleşmeleri
sahte vizeli aşklar da neyin nesi
şimdi isyan saatidir
sular kabaracak
mevsimler yeşerecek
aşklar pusudan kurtulacak; Geliyorum!
-----------------------------------------------------------------------------------------------
Karikatürler ve Resimler
Menaf Osman
Semih Poroy











0 yorum:
Yorum Gönder