14 Haziran 2007 Perşembe

DÜŞÜNBİL Sayı 1


İÇİNDEKİLER:


Eğitim Ve Kalkınma

Hasan İlengiz

Toplum Ve Topluluk
Nurettin Yıldırım

Hacer Kimdir?
Merve Aybastı

İnsan Olmanın Erdemleri
Olcay Yılmaz

İnsancıl Yamyamlık
Erik Stinus

Mutlu Sevi Yoktur
Louis Aragon

Kitap Dünyası
DÜŞÜNBİL DÜNYAMIZ
Dünyamız bir yok oluş süreci içerisinde. Bu yok oluş her alanda kendini göstermektedir. Üretimde yok oluş, paylaşımda yok oluş, sevgide yok oluş, doğada yok oluş, vb.

Kendine, doğaya, toplumuna duyarlı birey elbette ki bunları görmezden gelemez, gelmemeli.

“Düşünbil” dedik dergimizin adına. Düşünmek ve bilmek! Düşünen ve bilenlerin dünyasında hırsızlık olmaz, yoksulluk olmaz, sevgisizlik olmaz, ağlayan çocuklar, savaşlar olmaz.

Düşünen ve bilenlerin dünyasında yalan olmaz, kandırma olmaz, sömürü olmaz.

Düşünen ve bilenlerin dünyası eşitlikçi olur, paylaşımcı olur, barışçı olur.

Dünyamız ne yazık ki düşünen ve bilenlerin dünyasından çok uzakta. Bireyci çıkar ve yararlar kendini her alanda göstermekte ve çoğalmaktadır. Buna karşın ülkeler; savaş içinde, yoksulluk içinde kıvranmaktadır.

Kendine yabancılaşmış bir topluluğun kimseye faydası olamaz. Önce kendini tanımalı insan. Kendini tanıyan insan dünyaya güzel gözlerle bakar. Kendini tanımayan ise kendine düşmanlar yaratır ve onunla savaşmaya çalışır. Kendi kendini kandırır. Yalanlarla yaşar. Sevgisizdir, üretemez, doğayı görmezden gelir ve cesaretsiz ve çaresizdir.

Dünyamız milyarlarca insanın yoksulluğunu taşımaktadır. Eşitsizliğin alabildiğine attığı dünyamızda, bu eşitsizliği görmezden gelenlerin sayısı da artmaktadır. Kendine yabancılaşan, eşitliği kabullenmeyen, kendini zenginlik yarışında rekabet içinde gören, her şeye sahip olmaya çalışan, sadece sahiplendiğini kollayan, kendi çıkarı dışında her şeyi görmezden gelen bireyciler dünyayı bu hale getirenlerdir.

“Düşünbil” dergimiz insanın ve doğanın bütün sorunlarına duyarlı ve bu yolda kararlı olacaktır. Dergimize katılım arttıkça dünyamızın yaşanabilme umudunun da artacağı kanısındayız. Üretimimiz paylaşımımız, sevgimiz beraber oldukça çocuklar daha bir güzel dünyaya kavuşacaktır.

İnsana ait ne varsa yine insanlığın bugünü ve geleceği için olmalıdır. Dergimiz bu yolda yoluna devam etmeye çalışacaktır.

Ne kadar az olsak da düşüncemiz bir o kadar çoktur ve herkese yetecek kadardır. Üretmek, paylaşmak ve sevmek dileğiyle...

Olcay YILMAZ


---------------------------------------


DÜŞÜNBİL
3 Aylık Düşünce Dergisi

Sahibi ve Sorumlu Yazı İşleri
Olcay Yılmaz

Grafik & Tasarım
Olcay Yılmaz

İletişim dusunsel@hotmail.com
Web adresi dusunbil.blogspot.com

------------------------------------------

Dergimizi bulacağınız Kitapevleri

İzmir
Kabile kitabevi / Konak

Ankara

İmge Kitabevi / Kızılay
Dost Kitabevi / Kızılay

İstanbul
Mephisto / Kadıköy

--------------------------------
Dergi Aboneliği: Yıllık abone katkı bedeli 10 YTL. (Ziraat Bankası AYDIN merkez şubesi Olcay Yılmaz adına - 0033 01496937 nolu hesaba yatırılabilirsiniz. )



----------------------------------------


Eğitim Ve Kalkınma
Hasan İlengiz

Toplumumuzun bir bireyi olarak düşünmek zorundayız. Başımızı ellerimizin arasına alarak düşünelim ve kendimize soralım: Türkiye neden kalkınamıyor? Herkes Türkiye'nin sorunları hakkında yorum yapıyor (AB, ABD, vb.); ama sadece yorum yapıyorlar ve kimse çözüm üretemiyor. Türkiye'nin gerçek anlamda kalkınması ve güçlenmesi için ne yapmalıyız? Kalkınmamamızda ki tek neden eğitim yoksunluğu ve bunun sonucunda oluşan aksaklıklardır. Bir ülke başkaları istiyor diye değil, kendi istiyorsa bir şeyler yapabilir. Başkalarının isteği ile olan yaptırımlar o ülkeyi tutsaklığa götürür. Eğitimin temel amacı; beden, düşünce ve etik yönündeki bireysel yetenekleri arttırmaktır. Eğitimin iki asıl uygulayıcısı olan aile ve okul bunu ihmal ediyor. Aileler çocuklarına girişkenlik öğretecekleri yerde gelenek ve göreneğe bağlılık veya gelecek yerine geçmiş öğretiliyor. Ve çocukların ruhuna, geçmişin dertleri yükleniyor. Halk kendine güvenemediği için başka uluslara bağlanıyor ve haksızlıklara katlanıyor. Okullarda bilgisayar mevcut; ancak öğrencilerin bunlara ulaşması sakıncalı; “çünkü zarar” verebilirler! Öğrencilerin yaratıcılığını öne çıkarmak için müfredata yerleştirilmiş sanat dersleri göstermelik; ne bir müzik odası, ne resim atölyesi, ne de sanat öğretmeni bulunabiliyor. Öğrenciler her yıl ortasında dere geçen manzara resmi çizmekten ya da “Arap kızı camdan bakıyor” şarkısını flütle çalmaktan bıkıyor. İnsanlara farklı seçenekler sunulmuyor ya da farklı bir şey öğretilmiyor. Ve bu sistem geldiği noktada insanların öğrenme etkinliğini baltaladığı gibi bizleri de ezberci sistemin içine itiyor. Çok acıdır ki bu sistem tek tip “düşünemeyen” insan yetiştiriyor. Türkiye'de ki eğitim eksikliğinin bir sonucu olarak da toplum bireylerinin bilme ve bilimsel çalışmalara duyarsız kalmasıdır. Türkiye de bilimden bahsediyoruz. Yani “çam ağacında karpuz meyvesi aramak” gibi bir şey. Bilim, adı üstünde “bilmek” kavramından gelir. Bu kavramın da “bilinç” şekline gelmesi şarttır. Bilmek için toplumun düşünmesi, gerekeni uygulaması, gereken hazırlıkları yapması ve toplum bireylerinin kendisini bilimsel çalışmalara yönlendirmesiyle olur. Hangi hükümetimiz bugüne kadar bilimin geleceğimiz için vazgeçilmez bir unsur olduğunu kavradı? Hangi vatandaşımız evladını okul çağlarında yetenekleri doğrultusunda ön ayak oluyor ve onu yönlendiriyor? Hangi din adamı bilimin yaşamımızda ki yerini cemaat üyelerine anlatıyor? Sadece dua etmekle, namaz kılmakla; kısacası sadece dini bir takım işlerle sorunların çözülmeyeceği açıktır. Hangi işadamı, “memleketin geleceği, bilimselliktedir” düşüncesiyle iş yaptı. Bu vurdumduymazlık sürdüğü sürece, bilim değer görmez ve sürekli olarak başka uluslara kul oluruz. Kısır döngü içine girmiş bilimde, ilerleme olması için öncelikle insanları düşünmeye, üretmeye, farklı açıdan bakabilmeye yöneltmek gereklidir.

----------------------------------------


Toplum Ve Topluluk
Nurettin Yıldırım

Yeryuvarlağı oluşumundan buyana yaklaşık dört milyar altı yüz milyon yıldır dönüyor. Bu dönme süresinde denizlerin dibinde güneş ışınlarının ültraviyole etkisinden korunmak koşuluyla başta cansız maddelerden adenezin oluşmuştu. Gelişerek aminoasitlere dönüşmüş; protein, adenozin, glikoid, lipit, su ve nükloit'ten (DNA-RNA) oluşmak üzere hücre çekirdeğini oluşturmuştu. Uzun süren evrim sonucu canlılar oluşmuş ve en gelişmiş memeli olan canlılara dönüşmüş, sonucunda evrim sürmekle birlikte akrabalarını geride bırakmış insanımsılar yaklaşık beş yüz bin yıl önce iki ayak üzerinde yürümeye başlamışlar. Yine bir kısım yakın akrabalarını da ardında bırakarak yaklaşık elli ile yüz elli bin yıl önce kısmen kafa yormaya başlamıştır.
Üretim ilişkileri ve yaşam koşulları türlerinin sürmesi için zor olmakla birlikte bunlara yaşam olanağı sağlanmıştır.
Önceleri doğadan toplama ve avcılık yolu ile beslenerek ve doğal ortamlardan yararlanarak barınıp yaşamlarını ve soylarını sürdürmüşlerdir. Sonra kültür (ekin) yoluyla toprağı sürmeye başlamışlar. Hayvanları evcilleştirip bir kısmını hizmetlerinde bir kısmını da besin olarak kullanmışlardır. O zamana kadar bireyci iyelik diye bir şey akıllarından bile geçirmemiştir. Ta ki toprağın etrafını çit çevirip “bu benimdir” diyene kadar..
İlk önce birbirlerinin beslenmesine, sevinçlerine, acılarına ortak olan topluluk halindeki yığınlar bu süreçte değişim geçirmiş ve topluluk haline dönüşmüşlerdir.
Topluluğu ortaya getiren nedenlerin başında bireyci iyelik başta gelmektedir. Düşünme yetenekleri gelişmemiş bireyciler, yararcı ve çıkarcıdırlar. Mutlulukları yığınların diğer üyelerinin acıları ve mutsuzlukları; yoksun ve yoksullukları üzerine kuruludur. Birbirlerini sömürürler; bu arada hepsi birden sömürecekler değil ya! Birisi binleri sömürme yoluyla yaşam sürdürürler. Yığınlar aç, sefil, yoksun ve yoksuldurlar. Bu durumlarını doğaüstü güçlerin böyle saptadığını sanıyorlardır. Acımasızdırlar; sevgi yoksunluğudurlar. Sürekli nesnel varlıkları ile (nesneleri eline geçirenler) övünürler, bunları konuşurlar. Eşitlik kavramını hiç kabul etmezler. Sürekli adalet kavramından söz ederler.Bu da varsılların nesnel varlıklarının yoksullara karşı koruması anlamında yorumlarlar. Her ne kadar bir arada bulunuyorlarsa da özlerinde birlikte değillerdir. Yığınlarda bir bireyin acısı ancak kendini ilgilendirir. Birbirlerinin acıları ile acılanmazlar, kıvançları ile kıvançlanmazlar, barınmalarıyla barınmazlar, eğitimleriyle eğitimleşmezler, varsıllıkları ile varsıllaşmazlar, yoksulluklarıyla yoksullaşmazlar. Düşüneme yetenekleri gelişmediği için düşünmeye kafa yormazlar. Varsa hep “ben, benim, benim eşimin, benim çocuğumun, benim kardeşimindir” derler. Nesneleri hep kendi egemenli altına almaya çalışırlar. Ancak bunlardan bazı kurnazlar yararlanır öbürleri sefalete sürüklenirler. Baş duyguları; egemen olmak, hükmetmek ve sahip olmaktır. Zaten evrimin sürdüğü bu çağda da yer yuvarlağına bakınca yığınların ne durumda olduğu bunun kanıtıdır. Üretmezler ve hep başkasının üretmesini beklerler. Hepsi birbirinin ürettiğini türlü yollarda ele geçirmeye çalışırlar. Dolayısıyla çok yalan söylerler. (“Üretemeyenler; sürekli yalan üretirler.” -Nurettin Yıldırım-) öz değişinde de görüldüğü gibi üretmedikleri için, konuştukları bir şey bulamadıklarından üreten ve üretebilenlerin ürünlerini (nesnel ve tinsel) kafalarında tahayyül ederek kendileri üretmiş gibi birbirlerine anlatıp dururlar. Haindirler, birbirlerini çekemezler, en yoksulundan en varsılına kadar sürekli özel mülkiyeti konuşurlar. En yoksulu bile birgün mutlaka varsıllığa kavuşacağının hesabını yapar. Kamu mülkiyeti ortak üretim gereksinmeye göre en az eşitsizlik düzeyinde paylaşmayı kabullenmezler. Toplu halde oluşlarının nedeni doğal nedendir. Toplum olmayı, düşünme yollarını aramazlar. Hepsi durumdan hem memnun, hem de şikâyetçidirler. Doğadan sürekli korkmuşlardır. Nasıl oluştuklarını çözecek durumda olmadıklarından doğaüstü güçler yaratmışlar ve bunlarla birbirlerini korkutmaya çalışmışlardır. Hala da bu durumları sürmektedir.
Eski çağ tarihi incelendiğinde nesnel ve tinsel akla hayale gelmeyecek tanrılar yaratmışlar, birbirlerini kandırmışlar, yarattıklarından bir yarar görmeyince onu öldürüp yenisini yaratmışlardır. Bu yetmezmiş gibi de öldükten sonra kavuşacakları öbür dünya yaratmışlardır. “Eşitlik” deyince özel mülkiyeti birinci plana alarak şiddetle ret ederler. Üretim, paylaşım eşitliğini kabul etmezler. Şiddetle bunu reddederler. Bunu da inandıkları tanrılara yüklerler. Her şeyi, tanrı böyle yaratmıştır; herkes hakkına razı olsun diye birbirlerini kandırırlar. Dünyadaki eşitliğe çok sert karşı çıkarlar. Ancak tahayyül ettikleri öbür dünyada eşit olacaklarını ileri sürerler. İnsanoğlunun oluşundan bu yana süre gelen süreçte olan budur. Bilim yapmazlar, bilme inanmazlar ama bilimin ve bilim yapanların bilim ürünü olarak yaptıklarını hiç sıkılmadan alıp kullanmaktadırlar; bireyci olarak ele geçirmeye çalışmaktadırlar. Ama evrim sürmektedir. Biyolojik evrimle gelişen beyin, sonunda düşünmeyi öğrenecek, yeni kuşaklar türeyecek ve düşünmeyi öğrenince geçmişin bu sakat yaşamına gülüp geçeceklerdir. Toplum oluşacak ve yaşam toplumun oluşturduğu toplumsal içeriğe dönüşecektir.
Toplum; düşünebilenlerin birlikte olduğu kamu mülkiyeti ortak üretim ve en az eşitsizlik düzeyinde gereksinmelere göre paylaşabilenlerin birlikte oluşturduğu topluluklardır.
Birlikte üretirler, olabildiğince eşit paylaşmaya çalışırlar.
Kıvançta, mutlulukta, üzüntüde, acıda tüm üyeler ortaktır. Birinin acısı hepsinin acısıdır. Birinin kıvancı hepsinin kıvancıdır. Düşünebilen bireylerden oluşmuşlardır. Doğadan ve bilimden yanadırlar. Üretebildikleri için sürekli kafalarını buna yorarlar. Yalan söylemezler; yalan söyleyecek ortam oluşamaz. Birinin mutluluğu tüm bireylerin mutluluğu üzerine kuruludur. Şu ya da bu yoldan birbirlerini kandırmaya çalışmazlar. Düşünce, bilim üretmeleri bunların ortak yanlarıdır. Sevi en önemli bağlarıdır. Dogmaları yoktur ve zamanlarını da dogmalarla söyleşerek geçirmezler. Dürüst, çalışkan, üretken ve paylaşımcıdırlar.
Demokrasi bunlara göredir. “Demos” yani “Halk” bunlardır. Her şeye birlikte egemendirler. Her şeyden kasıt, toprak, üretim ve paylaşımdır. Yoksa seçimi kullanarak başlarına birini, birkaçını seçmek suretiyle iş bu demokrasidir demezler.
Cumhur halk demektir. Dolayısıyla cumhuriyet halka ait demektir. Peki, nedir halka ait olan? Sadece seçmek mi? Seçtiklerini tepelerine çıkarıp onları bir eli yağa bir eli bala durumuna getirmek midir? Tabi ki değildir! Seçtiklerini ise, sadece seçenlerin toplumu için eşgüdümünü sağlamasından ibaret olmalıdır.
Esasında nesnel ve tinsel olarak tüm üyelerin eşit olduğu bireylerin oluşturdukları topluluktur toplum. Çalışkan, üretken ve paylaşımcıdırlar. “Ben” demezler “biz” derler. “Benim oğlum”, “benim kızım”, “benim yakınım” demez; “bizim oğlumuz”, “bizim kızımız” ve “bizim yakınımız” diyerek tüm toplumun üyelerini kendileri gibi görürler.
İşte topluluk ve toplum budur.

----------------------------------------

Hacer Kimdir?
Merve Aybastı

Her 3 tektanrılı dinde de geçerli olan Hacer'in öyküsünü birçoğumuz biliriz. İbrahim, Sara ve Hacer arasında geçen insani ve ilahi temalar içeren bir öyküdür bu… Sara ile İbrahim'in çocuğu olmaz. Sara, İbrahim'e bu yüzden Mısırlı kölesi Hacer ile ilişkiye girmesine ve ondan bir çocuk sahibi olmasına izin verir, yalnız ileride kıskanır Hacer'i onu döver hatta, ve yanında istemez. İbrahim ise hamile karısını uzağa götürmek ve çölde bırakmak zorunda kalır. Susuz kalan Hacer ise “hangi arada doğurduğu kutsal kitaplarda belirtilmemiş” çocuğunu bir kenara bırakıp su aramaya başlar ve Cebrail ile karşılaşır. Cebrail topuğunu yere vurur ve Zemzem çıkar; anne- oğul kurtulur.
Eski Ahit ve Kuran'da bu öykü içinde birçok çelişki bulunmaktadır. Konumuz bu hikâyenin kendi içindeki veya diğer kutsal sayılan kitaplardaki versiyonları ile arasındaki çelişkileri açıklamak olmayacaktır. Bu konuyu merak eden arkadaşlar bu öyküyü Eski Ahit'ten ve Kuran'dan okuyarak kıyaslama yapma olanağına sahiptirler. Benim burada ilgimi çeken Hacer oldu. Bu olay dışında kendinden bahsedilmeyen Hacer kimdi? Bu kadının tarihteki izlerini takip etmek asıl hedefim oldu ve çok ilginç yerlere varacağımızdan eminim.
İlk olarak; kısaca Hacer hakkında elimizde bulunan bilgilere bakmak istiyorum.
Öncelikle Hacer(Hagar) kelimesinin anlamına bakalım. İbrani kaynaklara göre Hacer 'ışık' demektir. Ancak Antik Mısır'da başka anlamlara da gelebileceği kaydını düşmüşlerdir. Bir bayan ismi olarak Hacer' e Antik Arabistan'da sık rastlanmaktadır. (Palmyrene and Safaitic hgr, Nabatean hgrw bkz. Knauf 1989: 52, n. 253). Etiopya ve Saba ülkesindeki 'şehir' , 'kasaba' kelimesi ile açıklanabilmektedir. Hacer kelimesinin anlamını 'yabancı' olarak veren kaynaklar da bulunmakta; yalnız daha çok Hacer'in hikâyedeki rolünün bir yabancı köle kadın olmasına atıf yaptıklarından ve bu kelimenin kullanımına örnek veremediklerinden pek inandırıcı gelmemektedir.
Hacer öyküsündeki çelişkilere değinmeyeceğimi belirtmiştim ancak bu öyküyü genel olarak incelemekte fayda bulunmaktadır.
Eski Ahit'e göre Hagar Mısırlı bir köle idi. Çoğu Ahit uzmanı onun Firavun tarafından İbrahim'e hediye olarak verilmiş diğer kölelere göre daha kültürlü bir kadın olduğunu belirtir. Sara'nın hizmetini görmekte idi. Tamamen kendisine yabancı bir ülkede, bir yabancı ve köle olarak yaşamakta idi. Ta ki sahibesi çocuk sahibi olmadığı için İbrahim'in 'vaat edilen' mirasçısına sahip olması için kölesini taşıyıcı anne olarak kullanmasına izin verene dek. Bu taşıyıcı anne kelimesini birçok teolog ve din tarihçisi kullanmıştır, çünkü Hacer asla İbrahim'in ikinci karısı bile olmamış, gerek hamilelliği gerek anneliği onu hizmetçi statüsünden yukarı çıkaramamıştır. Hacer'e bu taşıyıcı annelik konusunda fikri de sorulmamıştır.
Gene Eski Ahit'e göre Hacer sahibesinin hamileliği döneminde kendine sert davranmasından ötürü memleketine dönmek üzere yola çıkar. Ancak Cebrail tarafından durdurulur. Evine dönmesi ve sahibesine itaat etmesi için uyarılır. Hacer emre uyar, yalnız daha sonra Sara da çocuk sahibi olunca geçimsizlik artar ve çeşitli olaylar üzerine, İbrahim Hacer'i ve oğlu İsmail'i(Ishmael- İbranice'de Tanrı duyar demektir. Tanrı'nın çölün ortasındaki Hacer'i ve oğlunu duyması ima edilmektedir.) çöle götürür. Orada bırakır onları....
Bundan sonrasına Kuran'da da rastlıyoruz. Cebrail, susuzluktan ölmek üzere olan ana- oğulu kurtarır.

Her 3 tektanrılı dinde de geçerli olan Hacer'in öyküsünü birçoğumuz biliriz. İbrahim, Sara ve Hacer arasında geçen insani ve ilahi temalar içeren bir öyküdür bu… Sara ile İbrahim'in çocuğu olmaz. Sara, İbrahim'e bu yüzden Mısırlı kölesi Hacer ile ilişkiye girmesine ve ondan bir çocuk sahibi olmasına izin verir, yalnız ileride kıskanır Hacer'i onu döver hatta, ve yanında istemez. İbrahim ise hamile karısını uzağa götürmek ve çölde bırakmak zorunda kalır. Susuz kalan Hacer ise “hangi arada doğurduğu kutsal kitaplarda belirtilmemiş” çocuğunu bir kenara bırakıp su aramaya başlar ve Cebrail ile karşılaşır. Cebrail topuğunu yere vurur ve Zemzem çıkar; anne- oğul kurtulur.
Eski Ahit ve Kuran'da bu öykü içinde birçok çelişki bulunmaktadır. Konumuz bu hikâyenin kendi içindeki veya diğer kutsal sayılan kitaplardaki versiyonları ile arasındaki çelişkileri açıklamak olmayacaktır. Bu konuyu merak eden arkadaşlar bu öyküyü Eski Ahit'ten ve Kuran'dan okuyarak kıyaslama yapma olanağına sahiptirler. Benim burada ilgimi çeken Hacer oldu. Bu olay dışında kendinden bahsedilmeyen Hacer kimdi? Bu kadının tarihteki izlerini takip etmek asıl hedefim oldu ve çok ilginç yerlere varacağımızdan eminim.
İlk olarak; kısaca Hacer hakkında elimizde bulunan bilgilere bakmak istiyorum.
Öncelikle Hacer(Hagar) kelimesinin anlamına bakalım. İbrani kaynaklara göre Hacer 'ışık' demektir. Ancak Antik Mısır'da başka anlamlara da gelebileceği kaydını düşmüşlerdir. Bir bayan ismi olarak Hacer' e Antik Arabistan'da sık rastlanmaktadır. (Palmyrene and Safaitic hgr, Nabatean hgrw bkz. Knauf 1989: 52, n. 253). Etiopya ve Saba ülkesindeki 'şehir' , 'kasaba' kelimesi ile açıklanabilmektedir. Hacer kelimesinin anlamını 'yabancı' olarak veren kaynaklar da bulunmakta; yalnız daha çok Hacer'in hikâyedeki rolünün bir yabancı köle kadın olmasına atıf yaptıklarından ve bu kelimenin kullanımına örnek veremediklerinden pek inandırıcı gelmemektedir.
Hacer öyküsündeki çelişkilere değinmeyeceğimi belirtmiştim ancak bu öyküyü genel olarak incelemekte fayda bulunmaktadır.
Eski Ahit'e göre Hagar Mısırlı bir köle idi. Çoğu Ahit uzmanı onun Firavun tarafından İbrahim'e hediye olarak verilmiş diğer kölelere göre daha kültürlü bir kadın olduğunu belirtir. Sara'nın hizmetini görmekte idi. Tamamen kendisine yabancı bir ülkede, bir yabancı ve köle olarak yaşamakta idi. Ta ki sahibesi çocuk sahibi olmadığı için İbrahim'in 'vaat edilen' mirasçısına sahip olması için kölesini taşıyıcı anne olarak kullanmasına izin verene dek. Bu taşıyıcı anne kelimesini birçok teolog ve din tarihçisi kullanmıştır, çünkü Hacer asla İbrahim'in ikinci karısı bile olmamış, gerek hamilelliği gerek anneliği onu hizmetçi statüsünden yukarı çıkaramamıştır. Hacer'e bu taşıyıcı annelik konusunda fikri de sorulmamıştır.
Gene Eski Ahit'e göre Hacer sahibesinin hamileliği döneminde kendine sert davranmasından ötürü memleketine dönmek üzere yola çıkar. Ancak Cebrail tarafından durdurulur. Evine dönmesi ve sahibesine itaat etmesi için uyarılır. Hacer emre uyar, yalnız daha sonra Sara da çocuk sahibi olunca geçimsizlik artar ve çeşitli olaylar üzerine, İbrahim Hacer'i ve oğlu İsmail'i(Ishmael- İbranice'de Tanrı duyar demektir. Tanrı'nın çölün ortasındaki Hacer'i ve oğlunu duyması ima edilmektedir.) çöle götürür. Orada bırakır onları....
Bundan sonrasına Kuran'da da rastlıyoruz. Cebrail, susuzluktan ölmek üzere olan ana- oğulu kurtarır. Daha sonra, Hacer'in nesli gelişir ve bugünün Araplarını oluşturur. İslam ibadeti olan Hac'da Müslümanlar Safa ve Merve arasındaki 7 kez gidip gelmeyi Hacer'in su aramasını temsili olarak gerçekleştirmektedirler.
Aynı zamanda Kuran'a göre İbrahim teslimiyetini göstermek üzere, İsmail'i Tanrı için kurban etmek ister, ancak son anda Cebrail tarafından getirilen bir koç ile bu engellenir. Her yıl gerçekleştirilen kurban âdetinin de buradan kaynaklandığı belirtilmektedir. ( Eski Ahit'e göre kurban edilmek istenen İshak'tır).
Uzun lafın kısası Hacer ile İsmail, İslam dinini çok etkilemiş iki önemli figürdür.
Eski Ahit' e göre ise, 'vaad edilen' mirasçı İsmail değil İshak (Isaac) tır. Hacer ve İsmail hadlerini bilmeyen iki kişidir.
Günümüzde Hacer birçok kişiye farklı anlamlar ifade etmektedir. Daha önce de bahsetmiş olduğum gibi, Araplar için bir anne simgesi iken, Yahudi ve Hıristiyanlar için haddini bilmeyen, kibir gibi büyük bir günahı işlemiş bir günahkâr iken, feministler için kutsal kitaplarda geçen ezilmiş kadın figürü olarak büyük anlam taşımaktadır.
İlgi çekici olan asıl nokta ise, bu kadar büyük anlamlar ifade eden bir kadından bahsedilen
olayların ne öncesinde ne sonrasında bahsedilmemektedir.


Bu yazı için kullanılmış ana kaynaklar:

Eski -Yeni Ahit Kuran






Bir sonraki yazıda Hacer'in nesli olarak Eski Ahit'te bahsedilen topluluğu inceleyeceğiz.


----------------------------------------

İnsan Olmanın Erdemleri
Olcay Yılmaz

William Shakspeare XV' inci yüzyılda insan yaşamına bir not düştü. “Olmak ya da olmamak.” Bu not insan yaşamının kilit noktasıydı. Bugün ki yaşam, (yeni bulgularla) İÖ. 10000 yıllarında Mezopotamya'da filizlenirken insanlığın hedefi de kendine yön veriyordu. 12 bin yıllık uygarlık, 1 milyon yıl yaşında olan insan için büyük bir devrimdi. İnsanoğlu yaşadığı mağaradan çıkıp bugün evrenin sonsuz derinliklerine uzanabilmektedir. İnsanın yüzyıllarca süren insanlaşma çabası bugün bir yol ayrımında ve bu yol ayrımı, çeşitli soruları da beraberinde getirmektedir.İnsan; kimdir? Niçin ve ne uğruna yaşamalıdır?Takiyettin Mengüşoğlu'nun “İnsan Felsefesi” adlı eserinin “Antropoloji Bakımından Değerlerin Sınıflandırılması” başlığı altında değer guruplarını şöyle sınıflandırmıştır. 1- Yüksek değerler; Sevgi, bilgi, doğruluk, masumluk, saflık, dürüstlük, dostluk, hak, adalet, güven, şeref, iyi vb. değerlerdir.2- Araç değerler; yarar, çıkar, kuşku, çekememezlik, kıskançlık ver her türlü maddesel değerler (para, mülkiyet vb.) bu guruba girer. 3- Davranış değerleri; görgü kuralları ve ulusların geleneklerine bulunan değerler de bu guruba girer.Üçüncü değer hariç diğer iki değer gurubu insanda ters bir orantıya sahiptir. Yani, araç değerler ön planda olunca yüksek değerler geri planda kalır, yüksek değerler ön planda olunca araç değerler geri planda kalır. Peki, bu değer guruplarını neden sıraladık?İnsan yaşamı bu değer gruplarına göre şekilleniyor. İnsan olmanın ilk erdemi de bu değer guruplarının çocukluk yaşta seçilmesine bağlı. Yüksek değerler insanı öz'e yaklaştırırken, araç değerler biçimsiz, değersiz ve sonu belli olmayan bir kargaşaya sürüklemektedir. Çünkü yüksek değerler sınırsız ve sonsuz olduğu halde, araç değerler sınırlı ve geçicidir. Bu yüzden düşünebilen insan; güzel ve sonsuz olan öz'e yaklaşıp, yüksek değerlere sahip olurken, sınırlı, değersiz ve sonlu olan araç değerlerden uzaklaşarak insanlaşma yoluna gidebilir.Kısaca öz'den de bahsedersek; öz, insana her zaman doğruyu verir. Doğru değişken olmakla birlikte tektir. Biçim değişse de öz tektir. Öz'ü olmayan her biçim bir aldatma bir sahtelik taşır. Öz sonsuzdur, öz güzel olandır. İnsanın en büyük sorunu William Shakspeare'in dediği gibi “Olmak ya da olmamak.”dır. Neden ve niçin “var” ya da “yok” olmak? İnsan neden var olmak ister? Nedir insanın yaşam gayesi? İnsan fiziksel ve biyolojik olarak Homo Sapiens adı ile adlandırılır. Bizim burada bahsedeceğimiz ise düşünsel anlamdaki insandır. Bu yüzden insan'ı Homo Sapiens'in insanlaşma çabası olarak tanımlayabiliriz. Bu tanım içinde insanlaşmanın bazı görevleri vardır. Peki, insanın görevleri nelerdir?İnsan doğadan asla soyutlanamaz bir canlıdır. Kısaca insan, doğanın kendisidir. Doğanın insana verdiği niteliklere göre insan davranışları ve bununla birlikte toplumsal değişimler gerçekleşir. Bu niteliklerin bir kaçına bakalım.İnsan en başta hisseden, algılayan, algıladığını yorumlayabilen ve bir karara varabilen bir canlıdır. İnsan empati (duygudaşlık) yapabilen bir canlıdır. Empati, denildiği gibi “kendini başkasının yerine koymak” değil, kısaca “bir başkası olabilmektir.” Bir başkası olabilmek, bir anlamda dünyadaki tüm acılara ortak olmak, o acıları yaşamak demektir. Onun içindir ki insan acıları hisseden, başkasının acısını kendisinin acısı gibi gören ve bu acıları yok etmek için çabalayan bir canlıdır. Bu çaba Öz'ün toplumdaki bir yansımasıdır. İnsan öz'e varmak için bazı acıları yaşamak zorundadır. İnsanın bir başka özelliği de merak etme duygusudur. İnsan merak eden bir canlıdır. Merak Öz'e ulaşmanın en önemli yoludur. İnsan merak duygusuyla Öz'e ulaşıp insanlaşabilir. Eklememiz gereken bir öğe de bilgidir. Bilgi sonsuzdur. Onun için insan bilgiye yönelmelidir. Bilgi insanlaşmanın en önemli yollarından biridir. İnsan, bilgi ile evreni yorumlayabilir ve kavrayabilir. İnsan, evrene bilimsel gözle bakmalıdır. Onun için insan kendi bilgisiyle değil bilimsel kanıtlanmış- bilgiyle evreni yorumlamalıdır. Bilgi tek başına yeterli değildir. Bilgi paylaşılmalıdır. Mutluluk bilginin paylaşılmasına bağlıdır. Son olarak insanı tamamlayan öğe sevgidir. Sevgi; var olan her şeyi özümsemektir. Doğruyu, yanlışı, iyiyi, kötüyü sevgi ile özümseyerek kavrayabiliriz. Sevgi insana doğanın bir hediyesidir. İnsan, doğanın hediye ettiği sevgiyi yine doğaya verebilmelidir. Bu alışveriş aynı zamanda paylaşımın mutluluğudur. Kısaca insan; doğadan yana, sevgiyi özümsemiş, üretebilen, bilgili, empati yapabilen, paylaşan bir canlıdır. Bu unsurların dışında herhangi bir canlı insanlaşmadan yoksun bir canlıdır. İnsan olmanın erdemlerinde bunlar yatmaktadır.

----------------------------------------

İnsancıl Yamyamlık

Erik Stinus

Evet, Sayın bakan, evet, Sayın Kral, evet Sayın
Kraliçe, bir damla gözyaşı, evet, gözyaşı,
Niye Uranyum demiyorsunuz Kongo yerine? Uranyum
kelimesi niye yasaklandı, niye silindi gazetelerden, okul
kitaplarından
Niye ağlıyorsunuz hava alanında? Katiller vardı,
Dolarlarla, Franklarla, Eskudolarla, Pesetalarla
dönmüşlerdi, o zaman niye ağlamadınız
peki?
Niye, sahi niye ağlar insan?
Ağladınız mı ülkenizin tarihini okuduğunuz zaman?
Kırk beşte altın tarlalar alev alev yanarken
şezlonglara kurulmuştunuz, ağladınız mı?
Ne uzun bir Paskalya bu!
iyi yürekli yardım severler, anneleri, karıları olan
askerler, sevgililerinin, çocuklarının sararmış
fotoğraflarını taşıyanlar(hoşça kal okul
sırası, merhaba tüfek):
her şeyi yapabilirler-: göklerden inerler,
ırmakları geçerler, duvarlara dayarlar insanları,
şehirleri yakarlar,
ama gönüllerince geçiremezler günlerini, yamaçta
bir yılan gibi kıvrılmış yatan, ağır bir taş
gibi yatan Paskalya'yı oynatamazlar yerinden,
tepeye çıkaramazlar onu, zamanı kuramazlar.
Evet, Sayın bakan, derler, evet Kazançlar, evet,
beni çöllere atan Uzun Kol, evet
evet, beni ölümden kurtaran İpekli Beyaz Kanat,
ölüm saçayım diye,
evet, Açlık, kurşun doyursun diye beni,
evet, başkalarının özgürlüğünü kullanan Özgürlük
evet, başkalarının yaşamını kemiren Yaşam
evet, Yamyam Devletleri! Uygarlığın,
evet, Moruklar, koydum karşınıza gençliğimi.
Dostlarım! Zamanıdır çekip gitmenin artık.
Hoşça kalın, Kasım Ayının Baş döndürücü Noelleri,
Hoşça kalın, Şen Çalgıcılar, Özür Dileyen Bakanlar
Hoşça kalın, Uyuyan Güzel, Kül Kedisi duygulu
majesteler, acımasız mandarinler, hepiniz,
Hoşça kalın, yıldızlı, fraklı, Çılgın Ladin Ağaçları
şehrin jetlerle, tanklarla donatılmış ormanı,
Hoşça kalın, Koni-Evler, Saçaklı-Evler,
vitrinlerinde İsa'nın çıngırak seslerini dinleyerek
uyuduğu Mağazalar,
Hoşça kalın, İsa'dan Sonra Sıfır Yılı, Kralın Muhafızı,
Paskalya, hoşça kalın günlerimiz sayılı çünkü:
bayraklarla süslenmiş yapılarda, kilitli kapılar
ardında buyruklar veriliyor şimdi, ama aynı
hızla yayılıyor haberler.


Çeviren:Ülkü Tamer

----------------------------------------

MUTLU SEVİ YOKTUR
Louis Aragon

Hiçbir şeyi sürgit elinde tutamaz kişioğlu
Ne gücünü ne güçsüzlüğünü ve ne de yüreğini
Kollarını açtı sanırken bir haç olur gölgesi
Bir tuhaf bir acılı kopmadır günleri
Sıkı sarılmak isterken ezer mutluluğunu
Mutlu sevi yoktur

Yaşamı şu silahsız askerlere benzer
Ki başka bir yazgıyla donatmışlardır onları
Neye yarar sabah erken uyanıp kalkmaları
Çaresiz ve kararsız kalırlar akşamları
Söyle bunları canım gözyaşını tutuver
Mutlu sevi yoktur

Sevgilim güzelim yürekte yaram benim
Bir yaralı kuş gibi taşırım içimde seni
Ve şunlar ki bilmeden izler geçmişimizi
Yineler hep arkamdan ördüğüm sözcükleri
Ve ölmeye can atar koca gözlerin için
Mutlu sevi yoktur

Vakit geç artık çok geç yaşamı öğrenmeye
Ağlasın yüreklerimiz topluca karanlıkta
Bunca mutsuzluk ah küçük bir türkü uğruna
Bir ürperti uğruna bunca sıkıntı bunca
Ve de bunca hıçkırık bir gitar ezgisine
Mutlu sevi yoktur

Hiçbir sevi yoktur ki yoğrulmasın acıyla
Ve hele yurt sevgisi hele özellikle sen
Hiçbir sevi yoktur sarartıp soldurmayan
Ve hele yurt sevgisi hele özellikle sen
Hiçbir sevi yoktur beslenmesin gözyaşıyla
Mutlu sevi yoktur
Ama ikimizin sevisi budur.




Çeviren:Tahsin Saraç

----------------------------------------

Kitap Dünyası

MUAZZEZ İLMİYE ÇIĞ
Atatürk Düşünüyor
KAYNAK yayınları 4/2007
Isbn: 975343488X 222 sayfa Dil: Türkçe
Türü: Atatürk

Atatürkümüz'ün düşüncelerini ve duygularını canlı olarak yaşatmayı amaçlayan bu kitapta, Atatürk'ün insani yönü belki de ilk kez böylesine içten bir anlatımla dile getiriliyor. Cumhuriyet'in kurucusunun büyük başarılara ulaşırken karşılaştığı güçlükler, kendisine karşı olanların varlığı ve bunların yarattığı engeller, ilk kez bu kadar açık bir dille anlatılıyor.
Atatürk Düşünüyor, ulusal ve insani değerlerin yerini maddi değerlerle iktidar hırslarına bıraktığı ve Cumhuriyetimiz'in büyük tehditlerle karşı karşıya bulunduğu bu dönemde, değerli bir bilim insanımızın boğazında düğümlenen çığlıkları duyurma çabasıdır.


NURETTİN KOÇ
Laik Eğitimden
Şeriatçı Eğitime
Ulusal Eğitimde Çöküş Süreci
Berfin Yayınları
Sayfa Sayısı: 371
Baskı Yılı: Ekim 2006
Baskı Sayısı: 1. Baskı
ISBN 975 6680 71 7

Okur, bu kitapta, Osmanlı Devleti'ni yiyip bitiren din eğitimini ve onun yol açtığı ahlak çöküntüsünü de Türkiye Cumhuriyeti için büyük tehlikeler oluşturan imam hatip liseleri ile Kur'an kurslarının içyüzünü de çeşitli kaynakların yanı sıra, resmi belgelerden okuma olanağını bulacak; zaman zaman bir bakanlık içinde iki müsteşarlığa bölünecek kadar ileri giden genel eğitim-mesleki ve teknik eğitim, özellikle de genel eğitim-teknik eğitim sürtüşmesini belgelerden şaşkınlık içinde izleyecektir. Okur, kimi zaman da yabancı dille eğitim konusunda, Osmanlı kadar bile ulusalcı olamadığımızı; anaokulu, çok amaçlı lise, eğitim haritası, halk eğitimi, eğitim izlenceleri gibi konulardaysa Osmanlı'dan bu yana ancak bir arpa boyu ilerleyebildiğimizi anlayarak ne diyeceğini, ne düşüneceğini şaşıracaktır.

-------------------------------------------

0 yorum:

YAZIN Gecesi Topluluğuna Üye Olun

Google Gruplar
Yazın Gecesi grubuna kayıt ol
E-posta:
Bu grubu ziyaret et

CODE GEOMAP

HABERLER